Ücret Yasası

1391702_810441138984116_1829720519_nAdil Bir İşgünü Karşılığında Adil Bir Ücret

Bu, son 50 yıl boyunca, İngiliz işçi hareketinin sloganı oldu. Bu sloganın, örgütler arası güçbirliğini yasaklayan, sendikaların gelişmelerini önleyen yüzkarası yasanın kaldırılması sırasında, büyük hizmetleri oldu. İngiliz işçileri, Avrupa emekçi sınıflarının başını çektiği zaman, şanlı çartist hareketi döneminde daha da büyük hizmetler gördü. Ama tarih hızla ilerliyor. Ve 50 yıl, hatta 30 yıl önce istenen ve yararlı olan şeyler, şimdi değişti ve yararlanılamaz hale geldiler. Eski ve saygıdeğer savaş narası da bunlardan biri değil mi?

Adil bir işgünü karşılığında adil bir ücret mi? Peki adil bir ücret nedir, adil bir işgünü nedir? Toplumun gelişmesine hükmeden yasalarla, bunlar nasıl koşullanır? Bu soruya bir yanıt alabilmemiz için, ne ahlak ya da adalet bilimine, ne de herhangi bir “insanlık”, adalet ve hatta iyilikseverlik duygusuna başvuracak değiliz. Yasal yönden ahlaki ve hatta adil olan şey, toplumsal bakımdan adil olmaktan henüz pek uzaktır. Toplumsal açıdan neyin adil olduğunu ya da neyin adil olmadığını, ancak üretimin maddi olgularının yargısına dayanan bir bilim, ancak ekonomi politik ortaya koyabilir.

 

Öyleyse, ekonomi politiğe göre, adil bir ücret nedir, adil bir işgünü nedir? Kısaca, serbest pazarda, üstenci ile işçi arasındaki rekabetin koşullandırdığı biçimde, ücret düzeyi ve bir günlük emeğin yeğinliğinin süresidir. Peki bu tarzda belirlenen nedir?

Adil bir ücret, normal durumda, işçinin kendi ortamının ve ülkesinin koşullarına uygun olarak, kendisine çalışma ve yeniden üreme olanağını sağlayacak araçları edinmesi için gereksindiği para tutarıdır. Gerçek ücret, sanayideki çalkantılar nedeniyle, bazen bu ortalamanın altında, bazen de üstündedir.

Adil bir işgünü, işçinin bütün emek-gücünün, ertesi gün aynı emek miktarını veremeyecek hale gelmemek üzere, her gün gerçekten sağladığı emek-süresi ve çabasıdır.

Sürekli olarak meydana gelen bu çevrim şöyle betimlenebilir: İşçi, bütün emek-gücünü, yani bu işi sürekli bir biçimde yapabilecek durumda kalmak üzere sağlayabileceği kadarını kapitaliste verir. Bunun karşılığında, kapitalistten her gün aynı işi yeniden yapabilmesi için kendisine gerekli olduğu kadar – fazla değil- geçim aracı kalır. Eşsiz bir adillik!

Ama işe daha yakından bakalım, Mademki iktisat öğretimlerine göre, ücret ve emeği rekabet koşullandırıyor, adil olma, her iki yanın, bir iş sözleşmesi yaptıklarında eşit koşullarda ve aynı durumda olmalarını gerektirir gibi gelir insana. Ama iş böyle değildir. Eğer kapitalist işçi ile anlaşmazsa bekleyebilir ve sermayesinden yiyerek yaşayabilir. İşçi ise bunu yapamaz. O, ancak ücretiyle yaşayabilir ve bu yüzdendir ki, en kötü koşullarda işi kabul etmesi gereklidir. Açlık korkunç bir şiddetle yakasına yapışır. Ama gene de burjuva sınıfının iktisatçıları bunun adilliğin doruğu olduğunu iddia ederler.

Ama bu da, gene saçmalıktan başka bir şey değildir. Yeni işyerlerinde mekanik kuvvetin ve makinelerin kullanılması, eski işyerlerinde makinelerin yaygınlaşması ve yetkinleşmesi sürekli olarak birçok insanı işlerden etmektedir. Ve bu işten yoksun kalma, sanayiin, artan emek-gücünü yeniden hizmetine alabilmesi durumundan çok daha büyük bir hızla artmaktadır. Bu artan fazla emek-güçleri, sermayeye yedek bir sanayi ordusu sağlar. Pazar konjonktürü kötü olduğu zaman, işçi açlıktan kırılabilir, dilenebilir, çalabilir ve hatta “işevi”ne gidebilir. Yedek ordunun son erkeği, son kadını ve son çocuğu iş bulamadıkları sürece –ki, bu da kendi başına alabildiğine bir aşırı üretim dönemini varsayar- rekabet, ücretleri sıkıştırıp durur, bir yandan da emeğe karşı savaşımında sermayenin iktidarı, yedek ordusunun varlığıyla büsbütün güçlenir. Sermaye ile rekabetinden işçi, yalnızca açlığa itilmez, bir de ayağına sımsıkı perçinlemiş bir prangayı sürüklemek zorundadır. Ve bu da, kapitalist ekonomiye göre adillik denen şeydir.

Şimdi de sermayenin bu “adil” ücretleri ne ile ödediğini araştıralım. Elbette ki, sermaye ile. Ama sermaye hiçbir değer üretmez. Toprak dışında biricik servet kaynağı emektir. Sermaye, birikmiş emeğin meyvesinden başka bir şey değildir. Bundan, işçilerin ücretlerinin emekle ödendikleri sonucu çıkar; işçi bizzat kendi emeğinin meyveleriyle ödüllendirilir. Yürürlükte olan adillik anlayışına göre, işçinin ücreti, işçinin emeğinin meyvelerinden tümünden meydana gelmeliydi. Ama bu, ekonomi politiğe göre, adil bir şey olmazdı. Tersine, işçinin emeğinin meyvelerine kapitalist tarafından elkonulmuştur, ve işçi, ancak gerekli geçim araçlarını alır. Ve tamamıyla “adil” olan bu rekabetin ereği, çalışanların ürünlerinin çalışmayanların ellerinde toplanıp birikmesi ve bu ellerde, böylece biriken serveti üretmiş olanların tümünün omuzlarına kölelik zincirlerini yüklemenin en güçlü aracı haline gelmesidir: adil bir emek karşılığında, adil bir ücret.

Yukarıda söylediklerimizden, açıkça ortaya çıkar ki, eski slogan, zamanında yararlı olmuştur. Ama şimdi artık hiçbir hizmette bulunamaz. Öyleyse işçiler eski savaş naralarını gömsünler ve yerine daha iyisini, yani: “Üretim araçlarının: hammaddelerin, fabrikaların ve makinelerin emekçi halkın eline geçmesi!” sloganını koysunlar.

 

ücret yasasıÜcret Yasası

Önceki makalede “adil bir emek karşılığında adil bir ücret” sloganını inceledik. Ve bu inceleme, bizi şu sonuca götürdü: güncel koşullar içinde en adil ücret, işçinin ürününün en az adil bir biçimde üleştirilmesi yerine geçmektedir. Bu ürünün en büyük payı, kapitalistin cebine gitmektedir, oysa işçi, tastamam, çalışmaya ve soyunu sürdürmeye devam edecek durumda kalmasına yetecek kadar olanla yetinmek zorundadır.

 

İşte, İngiltere’deki, bütün yazılı yasaların ve bütün yazılı olmayıp da alışılagelmiş törelerin hepsinden çok daha güçlü olan iktisadi bir yasa, ya da başka bir deyimle toplumun güncel iktisadi bir bileşim yasası.

 

Toplum bir yandan bütün üretim araçlarını: toprağı, hammaddeleri ve makineleri tekellerine almış kapitalistler, öte yandan üretim araçları üzerinde her türlü yetkiden yoksun ve emekgüçlerinden başka hiçbir şeye sahip olmayan işçiler olmak üzere birbirine karşıt iki sınıfa bölünmüş olduğu sürece, bu toplumsal düzenleniş sürdükçe, ücret yasası hüküm sürecek ve bu yasa, her gün, işçiyi kendi elleriyle yarattığı ürünün kölesi yapan yeni yeni ağır zincirler işleyecektir.

 

Sendikalar, yaklaşık olarak 60 yıldan beri bu yasaya karşı savaşım vermiştir. Peki bu savaşımın sonucu nedir? İşçileri, kendisi de işçilerin ürünü olan sermayenin mahkûm ettiği kölelikten kurtarmayı başarabildiler mi? Emekçi sınıfın bir tek grubunu, ücretli kölelik koşulunun üzerine çıkabilecek, üretim araçlarının, hammaddelerin, aletlerin ve makinelerin sahibi, dolayısıyla emeğinin sahibi olacak durma getirebildiler mi? Herkes bilir ki, bu amaca yalnızca erişmemekle kalmadılar, zaten hiçbir zaman bu amacı gütmediler.

 

Sendikaların, bu amacı ihmal ettikleri için hiçbir yararları olmadıklarını iddia edecek son insan ben olurdum elbette. Tersine, sendikalar,başka sanayi ülkelerinde olduğu kadar, İngiltere’de de, sermayeye karşı savaşımlarında emekçi sınıflara yararlıdır. Ortalama ücret, belli bir ülkenin işçilerine, bu ülkenin yaşam koşullarına göre kendi soylarını sürdürmeleri için geçim araçlarının toplamına eşittir. Yaşam koşulları çeşitli işçi sınıfı için birbirinden farklı olabilir. Ve sendikaların büyük erdemi, ücret düzeyini koruma ve çalışma süresini azaltma uğruna savaşım vererek, işçilerin yaşam koşullarını savunmaya ve yükseltmeye çalışmasıdır.

 

Londra’nın doğusunda, öyle çk meslekler vardır ki, bu mesleklerde yapılan iş, hiç de daha az iş deneyimi gerektirmemektedir ve en azından duvarcıların ve duvarcı işçilerinin işi kadar zahmetlidir. Bununla birlikte, bu mesleklerde çalışan işçiler, söz konusu yapı işçilerinin ücretlerinin ancak yarısı kadar birşey kazanırlar. Bu durum neden ileri geliyor? Düpedüz şundan: kuvvetli bir örgütlenme, yapı işçilerini, ücret ilkesi (normu) olarak bir hayli yüksek bir yaşam düzeyi kabul ettirecek duruma getirebilmektedir, oysa ötekiler örgütlenmemiş ve güçsüz olduklarından yalnzı ortalama sömürüye değil, ama aynı zamanda işverenlerinin keydi sömürüsüne de boyun eğmek zorundadırlar; onların yaşam koşulları gitgide daha aşağı bir düzeye inmektedir, onlar gittikçe daha düşük bir ücretle yaşamayı öğreniyorlar ve ücretleri, doğal olarak kendileri de bu üreti yeterli saymayı öğrenecekleri bir düzeye kadar düşüyor.

 

Demek ki, ücret yasası, değişmez yasa değildir. Bazı sınırlar için eğilip bükülemez değildir. Büyük bulanımların hüküm sürdüğü dönemler dışında, her zaman, her meslek için, ücretlerin, işçilerle patronlar arasındaki savaşımda değiştirilebileceği sınırların belli bir kenar çizgisi vardır. He olayda ücretler bir anlaşma yoluyla saptanır. Ve bir anlaşmada başka türlü eline geçebilecek olandan daha fazlasını else etme şansı, en uzun ve en iyi direnişi gösterebilendir. Tek başına bir işçi, kapitalist ile bir iş sözleşmesi imzaladığı zaman, olağan durumda yeniktir ve kendisine sunulan koşulları kabul etmek zorundadır. Ama bir meslekte çalışan bütün işçiler sağlam bir örgüt kurdukları ve kötü anlarda işverenlerine karşı durabilmek üzere aralarında para topladıkları zaman ve bunun sonucu olarak işverenler kaşısına bir güç olarak çıkabilecek durumda oldukları zaman, işte ancak o zaman, toplumun güncel bileşimine göre “adil bir emek karşılığında adil bir ücret” denilebilen şu asgariyi alma şansına sahip olurlar.

 

Ama sendikaların savaşımı ile ücret yasası yürürlükten kaldırılamaz. Tersine, ancak bu savaşımla, bu yasa doğru olarak uygulatılır. Sendikaların direniş olanakları olmadan, işçi, ücret yasasının kurallarına, normlarına göre kendisine düşeni bile alamaz. Yalnızca sendika korkusu, kapitalisti işçilere emek-gücünün geçerli olan tam değerini vermeye zorlayabilir. Bunun bir tanıtını mı istiyorsunuz? Öyleyse, büyük sendikaların üyelerine vermeye razı olunan ücretler ile, şu Londra’nın doğusunda vebalı korkunç bataktaki küçük küçük sayısız işyerlerinde ödenen ücretleri karşılaştırınız.

Öyleyse, sendikalar ücret yasasına karşı savaşmıyorlar. Ama işçi sınıfının durumunun kötüleşmesine yolaçan şey, yüksek ya da düşük ücret değildir. Bu kötüleşme, işçi sınıfının, emeğinin tüm ürününü alacağı yerde, ücret adı verilen bölümünün bir parçasıyla yetinmek zorunda olması olgusunda yatar. Kapitalist, ürünü tümüyle cebine atar, çünkü emek araçlarının sahibidir ve emeğin ücretlerini ödemek için bu üründen yararlanır. Bunun içindir ki, işçi sınıfı, bürün emek araçlarının: toprağın, hammaddelerin, makineleri vb. sahibi olmadıkça ve giderek kendi emeğinin bütün ürünün sahibi olmadıkça, işçi sınıfı için özgürlük olanağı yoktur.

Friedrich Engels

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s